Eskiden dinler arası iletişim kurmak gibi bir zorunluluk yoktu. İnsanlar kendi aralarında iletişim kurma becerisini kaybettiklerinden beri kavramlar arasında ilişki kurarak ilerlemeye çalışıyor. Ne kadar da değilleme merakımız var. Ne kadar kendimiz olmadan savaşmaya çalışıyoruz. Ne kadar uzağız yüreğimize. Belki de bu yüzden dini yüreğimizden yakın sayıp onu koyuyoruz masaya. Kim bilir belki bu yüzden inanıyoruz ya da inanmıyoruz…
Şimdilerde etnik kökenine bakmaksızın, dinini önemsemeksizin, geçmişinde yaptığı hataları telafi etmeye çalışmasını görmezden gelerek insanları değerlendirmeye çalışıyoruz. Tuvalet eğitimi sırasında kim bilir kaç kere yorduk annelerimizi. Eğer bizim gösterdiğimiz kadar sabırlı olsalardı çoğumuzun edep yerlerinde yanıklar olurdu şayet yaşamayı başarabilirsek… Hayatta durduğumuz yer sandığımızdan karışık ama tahmin ettiğimizden daha basit.
Dün gece Bismillah diyerek yatağıma yattım. Uykumda hiç tanımadığım biri kulağıma eğilip “In Nomine Patris et Filii et Spiritus Sancti” dedi. Elime boynumdan çıkarmadığım yıldızın bir köşesi battığı için uyanıverdim. Tuhaf geldi bir an için. Sanki varlığının şekillerini sevdiğim, varlığını bana hatırlatma gayretindeydi. Bir arkadaşımın her daim söylediği bir cümle geldi aklıma.
“Mesele senin Tanrı’ya inanıp inanman değil. Mesele Tanrı sana inanınca ne yapacağın…”
Kastettiği şeyin peygamberlik ya da nebilik olmadığını söylememe sanırım gerek yok. Sadece bu tarafından bakınca olayın değiştiğini söylemezsem de ikiyüzlülük yapmış olurum kendime.
Bugüne kadar gözlemlediğim insanların kendilerine benzer olanları etrafında istedikleri. Hayatım boyunca önyargıyla, düşünceyle ve ihtimalle yaşamak zorunda kaldım bu yüzden. Ben kendime benzer olan bir toplumu hiç hayal etmedim. Aksine benim için toplum her daim taban tabana zıt olan bireylerin bir arada yaşamak için saygı dışında herhangi bir silaha ya da savunma mekanizmasına ihtiyaç duymadıkları bir oluşumdu. Mümkün müydü? Bunu denemeden söyleyebilecek olan var mı?
Ben kafatasçı bir zihniyetle ülkeyi kurtarma derdinde olanları dinlemeyi seviyorum. Pazar sabahları Ortodoks kilisesinin ayinlerine katılıp şarap içmeyi de seviyorum. Hahambaşı olan arkadaşımın babası ile satranç oynamak, düzen karşıtı bir tiyatroda yer alan devlet memuru arkadaşımla rakı içmek kadar güzel geliyor. Üniversite mezunu kaybeden görünümlü bir tembelle Efes Harabelerinde arkeolojik kazı yapacak kadar ciddiyetle dolaşmakla, yola neden çıktığımızı unuttuğum dostlarımla sadece yolda olmayı seviyorum. Cumhuriyetçi faşistlerle, dinci yobazlarla aynı cümleleri aynı şey için kurduğumuz zamanlar bana o kadar da tuhaf gelmiyor. Basilica Sancti Petri’de içime dolan huzur ile Kâbe’de ya da Ağlama Duvarında içime dolan huzur aynı.
Etrafımdaki insanların bir arada zaman geçirmek için gösterdikleri çaba takdire şayan. Biri diğerine benzemediğinden genellikle birbirlerine saygı göstermeden ya da katlanmadan zamanı geçirmek o kadar kolay göze aldıkları bir eylem değil. Öyle çok önemli ve özel bir adam olduğum için de değil buna katlanmaları. Sadece keyif aldığımı ve hepsini sevdiğimi hepsini istediğimi bilip buna saygı gösteriyorlar. O kadar…
Bütün dinlerce yasaklanan hatta hakkında “günah” sıfatı kullanılan hazzı, insanlar birbirine bağlanmak için kullanılmamış tarih boyunca. Hazcı bir adam olarak şu kadarını söyleyebilirim ki büyük bir eksiklik bence bu durum. Bir denseler kendi aralarında da dinler arasında da diyalog kurmalarına gerek kalmayacak.
Kim bilir dünyayı bir hazcı kurtaracak ve düşünsel bir orgazmla başlayacak her şey…